Burcusezer’s Weblog

Posted by: burcusezer on: Ekim 9, 2008

Bütün iç organlarımı bir tarafa koyup koşmak istiyorum. İçimde tek bir inancım kalsın diliyorum… Gömülmek kitaplara kafamı kaldırmadan… Yollar hiç bitmesin istiyorum… Batıya değil ama doğuya gitmek ve çölün ortasında o pis, kandıran gülümsemen olmadan susuzluktan ölmek istiyorum…

Gucci 2009 İlkbahar-Yaz sezonu

Posted by: burcusezer on: Ekim 9, 2008

Gucci gelecek yaz dar ceket pantolon takım çalışmış. Bence çok şık… Parlak kumaşlar tercih edilmiş ve tabii ki yüksek topuklu ayakkabılar. Buna göre kilo vermek lazım gelir gibi…

Gece elbiseleri ise üfür üfür serin serin fakat upuzun :) Kısa elbise ve ya etekler tarih mi oluyor ne? Aynı bir moda editörü gibi konuştuğumun farkındayım fakat uzun elbiseler inanılmaz rahat oluyor. Basma etek modası yeniden hortlamışken keyfini çıkartmak gerektiğini düşünüyorum.

Gucci 2009 İlkbahar-Yaz sezon fotoğrafları için tıklayabilirsin

Çirkin erkek daha çok mutlu ediyor

Posted by: burcusezer on: Ekim 9, 2008

Tahmin ediyordum fakat artık araştırmalar da yapılmış işte :)

“Birbirinden güzel kadınlarla birlikte olan çirkin erkeklerin sırrı sonunda çözüldü.

ABD’deki Tennessee Üniversitesi uzmanlarının 82 çiftin evliliğini bes yıl boyunca izleyerek yaptığı araştırmaya göre, eşi kendisinden çirkin olan kadinlar kendilerini daha mutlu ve daha güvende hissediyor.

Araştırmaya göre, eşinden daha çekici olan bir erkegin ufak kaçamaklar yapma şansı daha fazla oluyor. Böyle bir şeyin ihtimali bile evlilikte kadının huzurunu ve mutluluğunu bozuyor. Ancak erkek kadından çirkinse, kadınına daha fazla sahip çıkıyor. Hal böyle olunca, kadınlar da eş olarak kendinden daha çirkin erkekleri seçiyor.”

Elif beni Mudo’ya götür

Posted by: burcusezer on: Ekim 8, 2008

Arkadaşım Nuray bir kıyak yaptı ve Mudo Collection kataloğunu benimle paylaştı.

Elif beni Mudo’ya götür!!!
Canı sıkılanlar içn eski tarihli çeşitli dergi katologları da aşağıdadır.

Gezgin
Tempo
Country Homes
Mutfak Rehberi
Home

Posted by: burcusezer on: Ekim 8, 2008

İlk bakışta kavuna benzetebilirsiniz fakat fotoğraftakiler erik. Annanemin bahçesindeki ağaç erik dökmüş bu sebeple yerler turuncu =)

Bunlar ise Çiğdem…

Adam

Posted by: burcusezer on: Ekim 8, 2008

“sevipte söyleyemediğim şarkılar var,
bir dizesini asla hatırlayamadığım şiirler,
keşke, keşke o ben olsaydım dediğim
hikaye kadınları,
düşlerim var.
uyandığımda yanlızca başını hatırladıgım
ve asla sonuna kadar görmeyi beceremediğim,
bir adam var düşümde, tam dokunacakken uyandırıldığım
bir adam.
sonumuzun ne olacağını hiç öğrenemediğim
düşümde bir adam var. benim mi bilemediğim
bir adam var diyorum, düşünüp düşümden ayrı kaldıgım”

Sabah sabah bir yazı okudum aklıma gelen tek şey bu oldu.Sibel Alaş’ın çok eskilerde kalmış sağlam şarkısı. Bu yazıyı sizinle gerekli izinleri alamadığım için paylaşabileceğimi sanmıyorum fakat güzeldi diyebilirim.

Posted by: burcusezer on: Ekim 7, 2008

“Bir insan ancak gerçekten dine dayalı bir ülkeye gidene kadar dindardır. Daha sonra herşeyi masraflar, makineler ve asgari ücret olur. “
Aldous Huxley

Okumak bir ömür boyu

Posted by: burcusezer on: Ekim 7, 2008


Okuma Sitesi kitap seçimi için uygun bir site
Görüldüğü gibi profilimi oluşturdum bile =)

Yahudi Efendi

Posted by: burcusezer on: Ekim 6, 2008


Bayram tatili sırasında okuma fırsatı bulduğum bir kitap Yahudi Efendi. Bilindik Osmanlı tarihini değil de kim olduğunu, hangi dine ait olduğunu bulmaya çalışan Adam Zakir’in sürükleyici ve sorularla bezeli hayatını anlatıyor. Toksöz B. Karasu‘nun sayılı kitabından biri olan Yahudi Efendi’nin okunmasını tavsiye ederim.

Beş bölümden oluşan kitap şu şekildedir…(Alıntı-Siyahkahve)

Bölüm I: İsa beni neşelendiriyor, bana göz kırpıyor ve aklımı karıştırıyor. Günaha girmek istiyorum. (1905-1922 İstanbul)


Yedinci doğum günüme kadar annemle ben, annemin icat ettiği küçük bir oyun oynardık. Oyunun adı şehzade idi. Ben “şehzade” olur ve minderli bir “taht”a kurulurdum. Annem de padişahın öldüğünü ve benim imparatorluğun yeni padişahı olacağımı haber vermeye gelen ulağı oynardı.

Babamın ikinci karısı Meveddet Hanım’ın Ertuğrul adında bir erkek evlat dünyaya getirmesi, şehzade olma hayallerimi temelinden yıkmıştı. Bu makam için hırsla yaptığım entelektüel ve fiziksel hazırlıkların altını boşaltmıştı. Cumaları hariç her gün altı saat, Arapça, Fransızca, tarih, din, edebiyat ve müzik dersleri alıyordum.

Bölüm II: Ateist beni boşluğa itiyor, bana tepeden bakıyor ve moralimi bozuyor. Ölmek istiyorum.(1922-1926 İstanbul)

Gazete manşetleri Meclis’in halifeliği kaldırma kararını ilan etmekteydi. Çok dindar bir Müslüman ailesinin çocuğu olan Doğan, Süleymaniye Camii imamının o akşamki vaazında neler söyleyeceğini pek merak ediyordu. Hep beraber kalktık gittik. Hemen karşısında yaşamama rağmen, hakkında çok şey işittiğim ve okuduğum bu yeri hiç ziyaret etmemiştim. Annemin takma adına ilham kaynağı olan Roxelane burada yatıyordu, kocası Sultan Süleyman da öyle. Şimdi dev gibi incir ve dut ağaçlarının ardında kalan mozolelerine şöyle bir göz gezdirdim. Onlar gerçekten yaşamışlar mıydı?

Bölüm III: Musa beni sindiriyor, gözlerini gözlerime dikiyor ve içime endişe salıyor. İsyan etmek istiyorum. (1926-1941 Paris)

Villa Manolya’ya yaklaştıkça ortamın dinginliği yerini tam bir curcunaya bıraktı. Evin önünde çoğu İtalyanlardan oluşan büyük bir kalabalık toplanmıştı. Çığlık çığlığa bağırışıyorlar, bahçe kapısını kırarcasına sarsalayıp duruyorlardı. Buruşuk kâtip, İtalyanların dediklerini tercüme etti. Kalabalığın hiddetlenme sebebi, padişahın aldığı mal ve hizmetler karşılığında kendilerine altı ayı aşkın bir süredir ödeme yapmamış olmasıydı. Onlar da zararları hakkıyla telafi edilene kadar padişahın tabutunun evden çıkarılmasına izin vermeyeceklerdi.

Vahideddin’in halka altınlar saçtığı günleri hatırladım. Şimdiyse, şanlı imparatorluğun son sultanına yaraşır bir cenaze töreni bile çok görülüyordu.

Bölüm IV: Muhammed beni tehdit ediyor, bana parmağını sallıyor ve beni kızdırıyor. Savaşmak istiyorum. (1941-1945 İstanbul)

Tren Sirkeci istasyonuna girerken uyandım ve hemen perona atladım. On beş sene sonra yeniden İstanbul’daydım. Güneş doğmak üzereydi. Eski Karai bölgesindeki Yeni Camii’nin minarelerinden okunan ezan Galata meydanına yayılıyor, insanları sabah namazına çağırıyordu. Bir coşku hissettim yüreğimde. Sonra derin bir hayal kırıklığı sardı içimi. Müezzinler “Allahu ekber”le başlayan geleneksel çağrıyı değil, ezanın kadanslarını ve anlamını tamamen düzleştirerek, Türkçe çevirisini okuyorlardı: “Tanrı uludur.”

Bir balıkçı teknesinden balık-ekmek aldım. Bayattı, ama içinde yuvaya dönüş lezzeti vardı.

Bölüm V: Tanrı bana inanıyor. Sevmek istiyorum. (1945-1947 Kudüs)

Birden sertçe durup bana döndü. “Bak Sıddık,” dedi. “Bir yılı aşkın süredir buradasın ve ne bir kadınla, ne de bir oğlanla yattın. Hiçbir erkek senin gibi yaşayamaz. Kalbe oruç tutturmak sağlığa iyi gelmez. Doktor sensin, ama benden söylemesi, bütün o baş ağrıları, kusmalar, insanlara çarpmalar, ayak bileklerindeki yaralar filan, hepsi de ‘hayat suyu’nu biriktirmenden kaynaklanıyor.

“Bir kurtarıcı, bir Mesih, bir Mehdi mi bekliyorsun güzel kardeşim? Ne bekliyorsun? Sonsuz gelecek mi? Sonsuz şimdiye ne dersin? Hayat birbirini izleyen ‘şimdiler’den ibarettir…”

Gökkuşağı

Posted by: burcusezer on: Ekim 2, 2008


Yaşadığım sene kadar her daim gittiğim köyümde hiç bu kadar huzurlu olduğumu hatırlamıyorum ben… Evimize ayak basar basmaz bizi dakikalarca gökyüzünü neşelendiren bir gökkuşağı karşıladı. İkamet ettiğimiz mekan dümdüz bir ova olduğu içün başlangıcı bitişi belliydi renk cümbüşünün. Oturup izledim dakikalarca… Ne büyük bir olay aslında gökkuşağı. Mutlu hissediyor kendisini insan. Güneş bulutların arasından görünürken inatla, yağmaya devam eden “ben de buradayım” diye inleyen yağmur damlaları. Aslında büyük kargaşa. Ve durumun hakemi gökkuşağı… Bir filmde duymuştum; “Her yağmur damlasını bir melek taşır” diye… Doğruluğu muamma olsa da güzel bir tez… Bu sebeple yağmuru da seviyorum güneşi de karı da her haltı seviyorum…

Bugüne dönersek eğer; benim için hüzünlü bir akşam… Bambaşka bir pencerenin manzarasına uyanacağım bir sonraki gün… Ne düşünmem gerektiğini kestiremiyorum. Hep bu odada yaşayacağımı ve burada öleceğimi düşünürdüm buhranlı zamanlarımda. Öyle bir bağımlılıktı ki; yer döşemelerimi dahi değiştirtmez takıntılı insanlar gibi duygusal bir bağ kurardım pencerele, kapıla, gömme dolabla… Tek dileğim herşeyin yeni evimde gökkuşağı kadar renkli ve huzurlu olması… Başka da; sağlığınız işte arkadaşlar :)

Arşiv

Sayfalar

Blog Stats

  • 491 hits