Burcusezer’s Weblog

Sansür hız kesmiyor: Blogger.com’a mahkeme engeli

Posted by: burcusezer on: Ekim 25, 2008

Google tarafından 2003 yılında satın alınan en popüler İnternet günlüğü (blog) servisi blogger.com, Türk Mahkemeleri tarafından engellenen büyük servislerler arasındaki yerini aldı. Türkiye’den siteye giriş yapmaya çalışan kullanıcılar artık alışmaya başladıkları bir uyarı mesajıyla karşılaşıyorlar.


İSTANBUL – En popüler İnternet günlüğü (blog) servisi blogger.com, Türk Mahkemeleri tarafından engellenen büyük siteler kervanına katıldı.
Haberin devamı

İnternet dünyasının kişiselleşmesinde büyük rolü olan ve Web 2.0 dünyasının en yoğun şekilde kullanılan internet günlüğü (Weblog, Blog) servisi blogger.com‘a Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği erişim engellendi.

NTV’nin haberine göre servisin ana etki alanı blogger.com ile birlikte kullanıcıların günlüklerini yayınladıkları alt etki alanlarını barındıran blogspot.com etki alanına da erişim tüm alt etki alanları ile birlikte engellendi.

TÜRKİYE’DEKİ KULLANICI SAYISI ÇOK Servis, dünya çapında milyonlarca kullanıcıya hizmet veriyordu, daha önce kapatılan internet günlük servisi wordpress.com gibi, blogger.com’un da Türkiye’de azımsanmayacak kadar çok kullanıcısı bulunuyor.

 

Kaynak

Unutmak bir hap kadar yakın, çıldırmak daha da…

Posted by: burcusezer on: Ekim 24, 2008

“ABD’li bilim adamları, aşk acısı gibi unutamadığımız kötü anılarımızı ve fobilerimizi ortadan kaldıracak bir ilacın yakın gelecekte hazır olacağını söylüyor.
Georgia Tıp Üniversitesi’ndeki Beyin ve Davranış Keşif Merkezi’nce yapılan deneylerde, kötü anıların saklanmasına yardımcı olan bir çeşit molekülün izole edilmesi sağlandı.
Tsien, birkaç yıla kadar hap ya da aşı şeklinde kullanıma hazırlanması beklenen tedavinin beyin üzerinde herhangi bir yan etkisi olmaması için araştırmalarını sürdürdüklerini sözlerine ekledi”
Bilimadamlarının ellerini çok çabuk tutmasını ve ilacı kanıma, beynime enjekte etmelerini rica ediyorum. Deneme sürecinde kobay olarak dahi kullanılabilirim hiçbir şüpheleri olmasın. Hatta benim gibi unutmak istediği şeyleri olan bir dolu insan bulabilirim, üstüne para da istemem…

joel : günlügümün bazi sayfalari yirtilmiş, oysa böyle bir şey yaptıgımı hatırlamıyorum. bir şeyler yazmayali ne kadar olmuş…

Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmini izleyip izleyip ağlayan benim gibi insanlar defalarca bu yöntemi akıllarından geçirmişlerdir. Mesela, “sabah uyansam ve kim olduğumu unutsam” yahut “elim bir kaza sonucu sadece hafızamı yitirmiş olsam” bu düşünce baloncuklarının yaratıcılıkları bitmez saymakla… Tabii hepsi aynı amaca hizmet edeceklerdir. Unutmaya… Bir başka düşünceye göre; “neden unutayım ki, öyle bir aşk acısı çektim ki canıma ot tıkadı, süper bir tecrübe karakter gelişimim için, çocuklarıma bunu anlatacağım” diyenler de yok değil…

her ikisi kendi evlerinde ağlamaktadır. nihâyetinde clem, zarfın üzerindeki adrese bakarak joel’in evine yol alır. apartmanına girerken frank onu tanıyarak selâm verir. clem, joel’in evine girer. joel, bir köşede kasetten kendi itiraflarını dinlemektedir. üzgün olduklarını birbirlerine ifâde ederlerken joel’in kasette yaptığı itiraflar git gide kötüleşir. clem, daha fazla dayanamaz ve çekip giderken birbine vedâ ederler. fakat joel kalkar ve koridora giderek clem’e seslenir:

joel: bekle!
clem: ne var?
joel: bilmiyorum. sadece bekle!
clem: ne istiyorsun, joel?
joel: sadece biraz beklemeni istiyorum.
clem: peki. gerçekten mi?
(joel yanına gider)
clem: ben bir kavram değilim, joel. sadece huzur arayan bir kızım. ben mükemmel değilim.
joel: sende hoşlanmadığım hiçbir şey göremiyorum.
clem: ama göreceksin!joel: göremiyorum.
clem: göreceksin. bir şeyler bulacaksın. ben de senden sıkılıp kendimi kapana kısılmış hissedeceğim. çünkü bana hep böyle olur.
joel: tamam.

(der ve tebessüm eder. clem ise ağlamaklı gülerek)

clem: tamam.

(her ikisi de gülüşürler.)

Sonra izleyici ağlar zırlar, hapı yutup bomboş zihninin boş havuzunda yüzme taklidi yapar…

Posted by: burcusezer on: Ekim 22, 2008

“.. O sıralar çok yumuşak, çok duygulu, orta tabakadan bir metresim vardı. Yazdığı duygulu içli mektupları beni güldürürdü. Ona yaşattığım üzüntüleri, kendi çektiklerimden anladım. Beş dakika boyunca onu dünyada hiçbir kadının sevilmediği kadar kuvvetli sevdim…”

Alexandre Dumas’ın Kamelyalı Kadın kitabından alıntı.

Duvarlarımda insanlar olsun istiyorum

Posted by: burcusezer on: Ekim 22, 2008

Dekorjinal sitesine üye olup 2 adet duvar stickerı almak için sipariş vereceğim fakat inanılmaz derecede kararsız kaldım. Siz de fikrinizi söylerseniz süper olacak.

1-

2-

Tabii daha farklı seçenekler de mevcut mesela;

Posted by: burcusezer on: Ekim 21, 2008

İnsanların sabahın köründe otobüste carcar konuşmasına dayanamıyorum. O anda dillerini yutmalarını diliyorum içimden.

Aşk, Gurur ve Pazartesi

Posted by: burcusezer on: Ekim 20, 2008

Upuzun 5 gün var haftasonuna… 5 günde neler olur? Savaş çıkabilir, ölebilirim, hafızamı yitirerek evimin yolunu unutabilirim, kaybolabilirim, ağzıma lokma koymam ve 30 kiloya düşebilirim, aşık olabilirim yahut aşık olanlardan nefret edebilirim. 5 günde işten kovulabilir yahut büyük ikramiye kazanabilirim, kör kalabilirim. 5 gün insan için ne kadar uzun bir süre… Zamandan bir şey bekleyen kişiler için ömür demekse de 5 gün, beklentisizler için her hafta yaşanan olağan pazartesi sıkıntısı x 5′tir.


Haftasonu Jane Austen’ın Pride and Prejudice kitabını bitirerek iki kez de filmini izledim. Sonuç olarak anladım ki bu zamanda bile bana ayıp gelen [koca bulmak için balolara gitmek, bunun için babadan yardım istemek vs..] şeyler o yılların ingilteresinde çok olağan… Hatta yapılmadığında ayıplanan eylemlerdir. Bunun yanında piyano çalmak, okumak, nezaket, dans edebilmeğin herşeyin önünde gelmesi 18. yy yaşanası kılabilir. Mesela ben isterdim malikaneler arasında at arabasıyla yolculuk etmeyi falan… Eğlenceli hem de çok… Saçmalıyorum şu an farkındasınızdır ya çaktırmayın…
Kitabı Buradan okuyabilirsiniz.

Kitabın filmine gelince; Matthew Macfadyen‘ın muhteşem oynadığı Mr. Darcy için film bir kez daha izlenecekse de Keira Knightley‘nin oynayamadığı Elizabeth Bennet karekteri için mutlaka filmden önce vaya sonra kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Poverty – Yoksulluk

Posted by: burcusezer on: Ekim 15, 2008

Arada sırada kurcalamaktan zevk aldığım “blog action day” sitesi bugün bana 15 Ekim’i hatırlattı maille. 15 Ekim 2008 neyi mi ifade ediyor?

Genel olarak; “Blog Hareket Günü, dünya blog yazarlarını, podcast ve videocast yayını yapanları aynı gün aynı konuda yazmaları için bir araya getirmeyi amaçlayan, kar amacı gütmeyen, her yıl yapılan bir organizasyondur. Blog Hareket Günü’nün amacı, binlerce farklı insanın farklı görüş ve fikirlerini tek bir konuda odaklamalarını sağlayarak dünya çapında bir tartışma başlatmaktır.” diyor sitede… Bu yıl ki konu da başlıktan da anlaşıldığı üzere “Yoksulluk”…

15 Ekim; kış aylarının ilk durağı… Yoksulluğun daha bir çıplak gözüktüğü zamanlar… Çoğumuz için olağan bir durum pek tabi. Öyle fazla ki yoksul insan, alıştık sokakta yürürken aç olduğu anlaşılan kişilerle yanyana olmaya… Toplumun bireyselleşmesiyle bencilliğin artması paralel günümüzde. Tabi bu da güvensizliği doğurmakta saklı gizli. İnsanlar bağış yapacakları kuruluşların kapısında belki defalarca düşünüyorlar paralarının hangi amaç için kullanılacağını. Peki bu sebepler var oldukça yoksulluğun önü alınabilir mi?

Yoksulluk çağımızınöylesine uzun zaman öncesinden gelen bir sorundur ki; Kuran-ı Kerim’de bunun biraz olsun engellenebilmesi için Zekât vermek, kurban keserek belirli ölçüde etini yoksullara dağıtmak, aynı şekilde bir yoksula sadaka vermek bir müslüman için büyük önem taşımaktadır. Ve kutsal kitapta bu eylemler defalarca ve defalarca belirtilmiştir insanlığa. Yine Ramazan ayında kurulan o iftar çadırları neden bu kadar fazla dolup taşıyor sizce? Çünkü yoksul ve aç insan özellikle büyük şehirlerde çok fazla. Bunlar sadece benim vermek istediğim örneklerdi. Yazdıklarım taraflı bir düşünce kesinlikle değildir. Altını çizmek isterim bunun.

Kişisel önerime gelirsem; bana göre yoksulluğu para ile değil yemek ile durdurabiliriz. Aç olduğunu ve ya üşüdüğünü söyleyen bir insana para vermek yerine yiyecek alarak yahut onu giydirerek daha verimli olur diye düşünüyorum… Belki de yoksul olmadığım için açlık hakkında hiçbir şey bilmesen yazıp duruyorum.

Sizler yine de blogactionday sitesini bir ziyaret edin derim ben.

Geniş Bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Laik genç kızlar Marx’ı Marks&Spencer sanırmış

Posted by: burcusezer on: Ekim 15, 2008

“NEW York Times’ın Türkiye muhabiri Sabrina Tavernise, Türkiye’deki türbanlı genç kızların ’ne kadar kültürlü’ ve ’her türlü özgürlüğü savunan, demokrasi yanlıları’ olduklarını her fırsatta vurgulamak için, yazısında çeşitli örnekler de verdi. Örneğin Havva Yılmaz’ın, “Eşcinsellere özgürlüğü de savunuyoruz” sözlerine yer veren Tavernise, Marx dendiğinde başı açık kızların İngiliz “Marks & Spencer” alışveriş merkezini anladıklarını, türbanlıların ise bunun ünlü filozofun adı olduğunu bildiklerini öne sürdü.”

Sabahın köründe Hürriyet Gazetesi’nde çıkmış haberi görüp de kahkaha atmama sebep olan, cehaletin pençesine düşmüş, eşcinsel yanlısı Havva Yılmaz’dan Allah razı olsun. Kendisine kafasını bir süre açıp hava aldırmasını rica ediyor, aksi taktirde beyin hücrelerinin zarar görebileceğini de eklemek istiyorum.

Haberin hepsini okuduğunuzda nasıl saçma bir ideoloji belirlendiğini göreceğinizden detaya giremiyorum, fakat bu hanımkızımız, türbanlıların eşcinsellere özgürlüğü savunduklarını belirtmiş [gururla]… Aslında abartılı ve âmâ misali bilgi yoksunluğu ile yazı yazmaya uğraşan Sabrina Tavernise’nin en büyük genellemeye imza attığı haberde şöyle diyor; “Halen ’dindar müslümanlar’ tarafından yönetildiğini yazdığı Türkiye’de geçerli ideoloji ve hukukun laik olduğunu kaydeden Tavernise, bunun, ’Eski general’ diye söz ettiği, Türkiye’nin Osmanlı doğusu ile bağlarını kesip batıya iten Mustafa Kemal Atatürk’ün 1920’lerde başlattığı otoriter idareye kadar geri gittiğini iddia etti. Buna rağmen, bugün pekçok gence göre özgürlüğün anlamının ’islamı yaşamak’, ifade özgürlüğünün anlamının ise başını kapatmak şeklinde algılandığını da ileri süren New York Times muhabiri Tavernise, bu gençlerin özgürlük ve ibadet, modernlik ve gelenekler, hatta doğu ve batı arasında mevcut olan bulanık farklılıkların yeniden belirlenmesine çalıştıklarını yazdı.”

Benim üzüldüğüm nokta ise bu yazılanlara inanan kaç genç vardır Türkiye’de? Laikliğin anlamını bir türlü kavrayamamış bu yazar diye geçinen insanlara aldanmayın. “Din” gibi önemli bir mevzuuyu ayaklar altına alarak bunu devlet yönetimi kadar yalan dolanın döndüğü bir cemiyete sokulmasına karşı çıkın… Alt tarafı bir türban takacaksın diye vatan için kan dökmüş şehitleri ezip de laf söylemeyeceksin. Bilirsiniz ki şehitlik Allah katında bir mertebedir. Aksi taktirde yazar geçinen kişilerin bahsettikleri yönetici “dindar müslümanlar” ın çoluğu çocuğu gibi kafada türban Amerika yollarına çıkıp da ve evler tutup da din istismarı yapan laik, başı açık genç yok sayıdadır.

Ayrıca haberin bir de fotoğrafı var;

Sokaklarda her gün gördüğümüz türbanlı bayanlara benziyor değil mi?

Kafa kapansın yeterli…

Bugün benim doğum günüm

Posted by: burcusezer on: Ekim 14, 2008

Merhaba arkadaşlar,

Moralim bozulduğunda her ne kadar doğduğum güne lanet etsem de, çoğunlukla seviyorum kendimi ve iyi ki doğmuşum diye şükrediyorum Allah’a.. Yıllar geçtikçe zamanla doğum günü heyecanım azalsa da, yine bir kıpır kıpırlık mevcut bu kırılgan kalbimde…

Doğum günümü kutlayan herkese çok teşekkür ederim. İyi ki doğdun diyenlere daha da teşekkür ederim.

“son günlerde çok düşünür oldum
zor zamanları çabuk atlatır oldum
bakıyorum aynaya her gece içim rahat biraz yorgunum sadece
hayatıma giren herkese yaşanmış herşeye
teşekkürler büyüyorum sizinle… “

Fazilet ve Hasan Boğuldu

Posted by: burcusezer on: Ekim 10, 2008

Yüzlerini film karelerine çok yakıştırdığımız yerli aktirstler vardır mutlaka. Onları yurtdışında herhangi bir film şirketinin yapmış olduğu filmlere yakıştıramayız. Yani rol kapasiteleri sanki sadece yerli filmlere yetiyormuş gibi algılarız… Aslında bu sinemaya at gözlükleri ile bakmak denilebilir kendi açımdan. Benim aklımda bu kıstasa uyan ilk isim kesinlikle Hülya Avşar’dır. Beni en en en çok etkileyen iki filmi; İrfan Tözüm’e ait 1989 yapımı “Fazilet” ve Orhan Aksoy’un 1990 yapımı “Hasan Boğuldu“‘dur. Bana göre Hülya Avşar’ın “Berlin in Berlin”‘i dahi solda bırakan oyunculuk sergilediğini düşünüyorum iki filmde de… “Fazilet”‘te sergilediği o kıskanç kadın tiplemesi, Alev’in olan kıskançlığını fotoğraflarını karalayarak ve hayalleri ile şizofreninin dibine vurduğu sahneleri, sosyal statünün o iki uç noktasının getirdiği ezikliği muhteşem yansıtmıştır. “Hasan Boğuldu” ise mis gibi Ege kokan bir filmdir. Apayrı kültürlere ait kadın ve erkeğin töre çıkmazına girdiği ve genç bir göçebe kızının masumluğunu, sessiz ızdırabını izlediğim andan itibaren çıkartmamıştır aklımdan. “Obanın en güzel kızı Emine ile evlenmesi için töreler gereği sırtına 40 okkalık tuz yüklenen ve o yükü belli bir yere kadar taşıması istenen Hasan’ın öyküsüdür.” Bu sebeple Hülya Avşar ne kadar medya önünde şımarık gibi gözükse de aslında işini en iyi yapan sinema sanatçısıdır.

-Fazilet (Konusu)-
“Yoksulluk nedeniyle çocuk yaşlarda köyünden kopup,amcasıyla (İhsan Yüce) büyük kente gelen Fazilet (Hülya Avşar),zengin bale öğretmeni Alev Hanım’a (Merih Akalın) hizmetçi olarak verilir.Alev’in aracılığıyla inşaat işçisi Aziz’le (Yaman Okay) evlenen Fazilet, içten içe hanımının görkemli ve sosyetik yaşamının etkisindedir.Giderek Alev’le özdeşleşir. Bilinç altının baskısıyla da iç dünyasında düşsel bir Alev yaratır. Köy kökenli Fazilet’in büyük kentteki yaşamı bir kimlik değişimiyle sürüp gider.

Arşiv

Sayfalar

Blog Stats

  • 498 hits